Değişim için Bağış Projesi

Yayın: Türkiye'de Kurumsal Filantropi

Bu yazı TÜSEV Program Direktörü Filiz Bikmen tarafından, Seal Fall 2003’te yayımlanması için hazırlanmıştır.


Türkiye’de Kurumsal Filantropi


Uluslararası üçüncü sektör literatürüne artık iyice yerleşmiş bir kavram olan filantropi (philanthropy) farklı şekillerde tanımlanabilir. Kelime Yunanca’dan gelmekte olup “insan sevgisi” demektir. Modern tanımlamalar ise, bir bireyin veya grubun ortak faydayı ileriye götürmek ve yaşam koşullarını iyileştirmek için yaptıkları gönüllü bağışlar kavramını da kapsamaktadır. Geniş anlamda modern filantropi, ortak faydanın desteklenmesi için yapılan gönüllü hayri bağış demektir. Bugünün ABD’sinde filantropi kelimesi, sadece verme ile ilgili olmayıp aynı zamanda bir çok nedenle toplumun yaşam kalitesini geliştirmeye ilgi duyan yaygın bir vakıflar ağını, kurumsal bağışçılar ve bağışçı bireyleri içine almaktadır. Filantropinin bu anlamda bir kurumsallaşmayı ifade etmesi kaynağını ABD’de bulsa da, bugün uluslararası üçüncü sektör filantropi kavramını kar amacı gütmeyen kuruluşlara vakıf ve şirketler tarafından yapılan para yardımı için kullanılmaktadır ve bu tür verme biçimi sıklıkla düzenli filantropi ve bağış olarak adlandırılmaktadır.

Türkiye ve Türk insanı Osmanlı zamanından gelen, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşuyla devam eden ve bugünlere dek ulaşan zengin ve önemli bir filantropi geleneğine sahiptir. Osmanlı döneminde vakıflar kamu hizmetlerinin filantropi yoluyla sağlandığı birincil, kurumsal mekanizmalardı. Geleneksel olarak vakıfların temel işlevi halkın ihtiyaçlarını gidermekti. Bugün devlet birimlerince verilen bir çok hizmet (yol, okul, hastane gibi) başlangıçta özel girişimlerce sağlanıyordu. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, yeni kurulan devlet birimlerinin kamu hizmetlerini üstlendi; böylelikle bir zamanlar tamamen özel girişimlerin desteğiyle ilerleyen süreç tasfiye oldu.

Bu arada, vakıflar kanununda yapılan başlıca reformlar ve uygulamalar, devletin kamu yararının dağıtımı konusunda daha fazla sorumluluk almak istemesinin sonucu olarak, yavaş da olsa kesin bir şekilde bu özel kurumların çalışmalarını sekteye uğrattı. Yaklaşık 30 yıl önce Türkiye, demokrasi ve piyasa ekonomisi yaklaşımının ortaya çıkmasıyla yeni bir döneme girdi. Şimdiyse Türkiye, sosyal ve ekonomik sistemdeki hızlı değişimlerin ve özellikle Avrupa Birliği üyeliğine aday olmasının etkisiyle bu dönemin doruğuna vardı. Bu değişim sonucu devlet, sosyal ve ekonomik eşitsizliğin önemli ölçüde boy gösterdiği, 70 milyondan fazla insana ev sahipliği eden bir ülkeye, özel ve kar amacı gütmeyen varlıklara kamu yararının sağlanmasında yardım etmeleri için çağrıda bulundu. Özel sektör ve kamu sektörü sadece temel hizmetlerin sağlanması değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik değişimin beraberinde getirdiği, karmaşık ihtiyaçların giderilmesini desteklemek konusundaki rolünü yeniden tanımlamak için çalışmalarda bulunmaktadır. Böylece Türklerin filantropik desteğinin dayanak noktası bozulmadan kalmış ama içinde bulunduğu kontekst önemli ölçüde değişmiştir.


Türkiye’de Kurumsal Filantropi’nin Mekanizmaları

Dünü ve bugünü ile Türkiye’de filantropinin portresini kaba taslak çıkarttıktan sonra, özel sektör kurumlarının güncel olarak filantropik destek sağladıkları çeşitli mekanizmaları ele alalım. Yeni Medeni Kanunun 1926’da yürürlüğe girmesiyle 4500’den fazla “yeni” (cumhuriyetten önceki dönemde kurulmuş olan eski vakıflara karşı) devlet tarafından kurulmuş vakıf ve özel vakıf ortaya çıkmıştır. Tahminen 3500 özel vakfın pek çoğu, genellikle büyük ölçekli aile holdingleri (yıllık gelirleri en az birkaç yüz milyon dolar) tarafından kurulan ve idare edilen, özel sektör şirketleriyle birleşmiştir. Türk yasal ve mali çerçevesi aile ve şirket sponsorluğundaki vakıflar arasında ayrım yapmamaktadır; bu yüzden bu ikisini birbirinden ayırmak için resmi bir tanım bulunmamaktadır. Bu vakıflar yapıları gereği (dışarıdan kaynaklanan herhangi bir fon geliştirme uygulamaktadırlar) tamamen filantropiktir ve gelirleri hem vakfın bağış olarak topladığı sermayesinden hem de holdingin ve ana şirkete bağlı diğer şirketlerin gelirlerinden gelmektedir. Bu vakıflar bu geliri tanımladıkları misyonlarına (eğitim kurumları, hastaneler, kültür ve sanat merkezleri en popüler ve en geleneksel hedefler arasındadır) göre daha önceden belirledikleri faaliyetler için kullanırlar. Bu anlamda holding vakıfları fon sağlayan ve bağış yapan organlar değildirler. “İşlemekte olan bir vakfın” (Türk Vakıflar Kanununda resmi bir tanım değildir ki kanun bağışçı vakıflarla işlemekte olan vakıflar arasında ayrım yapmaz) standart tanımına benzer şekilde çalışmaya eğilimindedirler.

Son zamanlarda holdinglerle birleşen şirketler, sivil toplum kuruluşlarına doğrudan kaynak tahsisinde bulunmaya başladılar; bu belki de teşkilatların filantropik faaliyetler üzerinde daha hak sahibi olmak istediklerinin göstergesidir. Vakıfların dışındaki kurumsal filantropi daha yeni bir kavram olduğu için, bu şirketlerin fonların tahsisi konusunda belirlenmiş politikaları ve uygulamalarının olması pek yaygın değildir. Bu durumda bahsedilen şirket, yönetim ve pazarlama/halkla ilişkiler departmanlarının yürüttüğü resmi bir süreç ve mekanizma oluşturamaz. Bu ayrıca ülkede hızla gelişmekte olan küçük ve orta boy işletmeler (KOBİ) sektörünün de bir karakteristiğidir; vakıf kurmaktan çok sivil toplum kuruluşlarına bir kereye mahsus ayni veya nakit destek vermeyi tercih ederler. Yine kavram ve uygulamayı tam olarak anlamadıkları için katkıları önceden belirlenmiş bir sürecin yoksunluğunda gerçekleşmektedir. Başka bir şık olarak, bazı şirketler seçtikleri birkaç sivil toplum kuruluşlarıyla çalışmayı tercih etmekte ve belli aktivite ve projelere sürekli sponsor olmaktadırlar. Diğer bağış verme şekilleri; iş vermeyi ve belli bir ürünün satışından yada verilen bir hizmetten elde edilen gelirin bir miktarının vakfa bağışlandığı ürün bazlı kampanyaları içermektedir.

Ayrıca Türkiye’de faaliyet gösteren çok uluslu/yabancı sermayeli şirketlerin sayısı gün geçtikçe artmaktadır. Çoğunun, merkezi kendi ülkelerinde olan vakıfları vardır ve merkez şirketin faaliyette bulunduğu ülkede yapacağı fon tahsisi için kendi kriterlerini, uygulama usullerini, harcamalarını empoze eder. Bu yüzden, bu kurumlarda bağış yapma kavramı ile belli girişimler için proje bazlı fon sağlama ve belirlenmiş alanlara sürekli destekleme eğilimi biraz daha yaygındır. Bu şirketlerin bazıları, yerel bağış yaparken şirketin vakıflarıyla doğrudan çalışmazlar. Daha önce söz edilen, kurumsal filantropilerine rehberlik edecek resmi uygulamaları olmayan Türk KOBİlerine benzer şekilde yerel ofis, halkla ilişkiler veya pazarlama bütçesinden fon tahsisini yapar.

Sivil toplum kuruluşlarına doğrudan katkıda bulunan şirketler; gençlik ve kadından, çevre ve sanata kadar çeşitli konularda destek sağlama eğilimindedir. Burada dikkat edilmesi gereken nokta bunun gittikçe popülerleşen bir uygulama olmasıdır. Türkiye’de kurumsal filantropi üzerine özgül bir araştırma yapılmadığı için toplam bağış miktarını; konulara, şirketin ölçüsüne, etkinlik alanına göre hesap edemiyoruz. Ancak Türkiye’nin büyük sivil toplum kuruluşlarının her biri, farklı bağışçıların yer aldığı bağışçı portföylerinde 50’den fazla özel sektör şirketi bağışçısına sahiptir.

Etkin bir şekilde katkıda bulunan bazı kuruluşlar sponsorluk ve pazarlamaya daha çok yöneliyorlar ki bu gün geçtikçe popülerleşen bir eğilim ve muhtemelen halkla ilişkiler ve pazarlama bütçesini toplumsal yarar hedefi için kullanan kuruluşlardan çıkıyor. Bu tabii ki ideal bir durum değil; şirketler bağış yapma ile bağışı pazarlama kampanyaları için kullanma arasındaki etik çizgiyi riske sokabiliyorlar. Bu yöntemin geri teptiği hallere ilişkin pek çok örnek vardır; bu durumda şirketler bağışı kamu yararına yapmadıkları, reklam kampanyası için yapıkları iddia edilerek suçlanmışlardır.


Yasal ve Mali Çerçeve

Uzun zamandır süregelen yardım etme kültürüne rağmen, yasal ve mali çerçeve Türkiye’deki kurumsal filantropiyi desteklemek konusunda zayıf kalmıştır. Bir şirketin yıllık gelirinin en fazla %5’i (gelişmemiş bölgelerdeki belirlenmiş vakıflar için ) vergi indirimine tabi olabilir. Avrupa’da da ortalama civarında olsa bile, sadece kamuya yararlı statüsündeki hayırseverlik teşkilatlarına yapılan bağışların vergiden muaf tutulması oldukça katı bir sınırlamadır; çünkü 78.500 derneğin 474 tanesi ve 3443 özel vakfın 214 tanesi bu statüye sahiptir. Devlet tarafından kurulmuş vakıfların çoğunun, bağışlar için üst sınırı yoktur ve bir çoğuna kamu yararlı statüsü verilmiştir. Diğer sivil toplum kuruluşlarına yapılan bağışlar için muafiyet talep edilemez. Kamuya yararlı statüsü için başvuru işlemi oldukça sınırlı olmakla birlikte ayrıca saydam olduğu da söylenemez. Bir çok büyük holdingin kurdukları vakıflara bile vergi muafiyeti statüsü verilmemiştir. Türkiye’de yeni bir vakıf kurmak en az 200.000 Amerikan Doları ve zorlu bir tescil süreci gerektirir ki bu filantropik etkinliklerin yolunu açacak mekanizmaları geliştirmek isteyen küçük şirketler için caydırıcı olabilmektedir. Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı (TÜSEV) Maliye Bakanlığı ve diğer kural koyucu organların daha olanak tanıyan yasal ve mali düzenlemeler yapması için etkin bir savunuculuk ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin filantropik etkinliği teşvik eden, bazı olumlu reformlar görmesi muhtemeldir; devlet, özel sektör ve kamu sektörünü koordine ederek eğitim konusundaki yükünü hafifletmek için çabalıyor ve diğer yandan bu amaç uğruna yapılan harcamalara 0 vergi indirimi vaat ediyor. Geçenlerde İstanbul Menkul Kıymetler Borsası, Milli Eğitim Bakanlığı’na yeni okullar inşa ettirmesi için 325 milyon dolarlık katkı yapmayı taahahüt ettiği bir protokol imzaladı. Dolayısıyla özel sektör kuruluşlarının yaptığı bu tür yatırımlara aracılık eden uygun mekanizmalar geliştirmelidir.


İleriye Bakmak

Hızlı büyüyen bir özel sektörün varlığı ve büyük, küçük ve yabancı şirketlerin kamu yararını desteklemeye olan ifade olunmuş bağlılığı ve menfaatleri ile Türkiye yerli kurumsal filantropi için güçlü bir potansiyel oluşturmaktadır. Buradaki zorluk, sivil toplum kuruluşlarına fon sağlam ve bağış yapma konusunda düzenli uygulamaların eksikliğidir. Bağış mekanizması bir kurumun yurttaşlık kuruluşlarına destek sağlaması için gerekli alt yapıyı oluşturur. Resmi ve belirlenmiş bir sürecin yokluğunda ve karar almaya, kaynak tahsisine ve değerlendirme işlemine rehberlik edecek kriterler oluşturulmadan, kurumsal bağış fiili çok riskli hale gelir. En iyi ihtimalle, bir defaya mahsus ve rast gele yapılmış bir bağış olarak kalır; en kötü ihtimalle de bağış yanlış kullanılmış olur ve kurum olumsuz deneyimin ve kötü sonuçların etkisiyle sivil toplum kuruluşlarıyla çalışmayı bırakır.

Geçen son birkaç yıl içerisinde şirketlerin bu prensipleri anlamasını ve benimsemesine yardımcı olan özel danışmanlık şirketleri ortaya çıktı. Kar amacı gütmeyen bir kuruluş olan TÜSEV; özel sektör bağışçıları ile sivil toplum kuruluşları arasındaki ilişkinin gelişmesini sağlayan yasal, mali ve işletmeye yönelik mekanizmaları güçlendirmeye odaklanmıştır. Amaç:
•Bilinç inşası ve bağışçı eğitim programları geliştirme;
•Var olan veya potansiyel bağışçıların (özel sektör şirketleri veya vakıflar) kapasitesinin geliştirilmesi;
•Filantropik etkinliklerin yürütülmesi için gerekli olan deneyimlerin belirlenmesi ve uygulanması;
•Daha elverişli bir yasal ve mali çerçeve

Bu ülkede filantropi kavramının yüzyıllara dayanan bir geçmişi olmasına rağmen, uygulama zamanla değişti. Türkiye yavaş yavaş fakat emin adımlarla sivil katılımın ve sivil desteğe verilen önemin arttığı bir yer haline geliyor. Şu anda başarı için gerekli olan: sivil toplumun desteğini teşvik edecek yerel kurumsal filantropi mekanizmalarını geliştirmektir.Bu dengeyi sağlamanın, Türkiye’nin gelecekte ekonomik ve sosyal refaha ulaşması için ihtiyaç duyduğu gelişmelerin önünü açmakta yardımı olacaktır.